Hiç aklınıza geldi mi? Gezdiğimiz her ören yerinde mutlaka bir tiyatro yıkıntısı var. Bu insanlar sanata, tiyatroya ne kadar da düşkünmüş. Her yerleştikleri yere bir tiyatro kurmuşlar. Nereden geliyor bu sanat düşkünlüğü?Bunu anlayabilmek için tiyatronun kökenlerine inmek, erken helenistik dönemden bile önceki zamanlara doğru bir gezinti yapmak gerekiyor.
Myra (Demre) antik tiyatrosu
Yabani keçi avlamaya çıkan avcılar, avdan döndüklerinde avı temsil etmek için bir meydanda toplanan köy halkına avın temsili bir canlandırmasını yapıyorlardı. Av o toplumun en önemli sosyal olayıydı. Tohumlu tarım kültürü ve hayvanların evcilleştirilmesinin yolları bulunmadan önce insanların beslenebilmelerinin tek yolu yabani hayvan avıydı. Avlanma araçları çok ilkel olduğundan her av bir savaş gibiydi. Avlarda çok insan zayiatı verilebilirdi. Toplumda en üst kast ise tüm halkın mutluluğunu, refahını sağlayan avcılardı
İlkel insan avın resmini çizerek ya da dansla anlatarak avın bereketini artırmak üzere yarı dinsel bir ritüeli gerçekleştiriyordu aslında. Hem de avcıların kahramanlıklarını yüceltmenin, onları ululamanın bir yolu idi, bu temsiller.
Köyün meydanına toplanan kalabalığın karşısında avcılar av sahnelerini canlandırırken, canlandırıcıların bir kısmı da avcıların kovaladığı hayvanların kılığına girerdi. Yabani keçi avı temsilinde, avcıların kovaladığı yabani keçinin kılığına giren oyuncu, omzuna bir keçi postu atardı.
Antik tragedyanın kökeni budur. Trajedi’nin etimolojik kökü, keçi türküsü’nden gelir.
Tragos – keçi ve oidie -oyun.Burada araya asıl konumuza dahil olmayan ama değinmeden geçemeyeceğim bir noktayı şıkıştırayım;Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) ve Azra Erhat’a göre, bizim Ege bölgesindeki halk oyunlarımızda Efe’nin folklorik giysisinde, omuzlardan sarkan yelek parçaları da işte sırta atılan bu keçi postunun sallanan ayaklarından geliyor. Yani bizim zeybek oyununun ve efe kültürünün de antik Helenistik dönmeden gelen kökenleri var. ( Bunu başka bir yazıda daha derinden inceleriz.)
Bu yazıyı okuduktan sonra, bir ören yerinde bir antik tiyatroyu gezerken ondan daha fazla zevk alacağınızı ve bu yazıda anlatacağım bir çok yapısal unsuru yapı elemanları arasında tanıyarak, tiyatronun erken Helenistik mi, Roma dönemi yapısı mı olduğunu anlayabileceğinizi; ya da tiyatroya geç Helenistik dönemde eklenen unsurları, yapılan revizyonları fark edebileceğinizi tahmin ediyorum.)
İlk dönemlerde avın temsili çıplak toprağın üzerinde temsili izleyen kalabalığın önünde yapılırdı. Daha sonra, arkada kalanların da rahatça izleyebilmesi için tahta sıralar yaptılar. İşte o tahta sıralar, antik tiyatro yapısının temelini oluşturdu.
Bu tahta sıralar zamanla büyüdü, katları çoğaldı. Tiyatronun sanatı kaynağını dinden alıyordu ve gelişmesini de dinsel ögeler tayin ediyordu. Bunun için kalabalık hareket edebileceği geniş bir sahneye gereksinim vardı. Dairesel şekildeki bu oyun alanına ORKESTRA denilir. Ayrıca tragedyada önceleri 50 kişiden oluşan, daha sonra 12 kişiye indirilen bir koro oyunun her aşamasında sahnede bulunmak zorundaydı.
Giderek tragedya gelişti. Sosyal ve kültürel gelişmeye paralel olarak çok büyük trajedi yazarları yetişmeye ve konularını mitolojiden alan çok popüler oyunlar yazmaya başladılar. İzleyiciler arttıkça ahşap izleme sıralarının sayısı arttı.
Oyuncuların kostüm değiştirebilmeleri için, dairesel orkestranın arkasına bir tente çekildi. Daha sonra tente yerine çadır ya da küçük kulübeler inşa edildi. İşte bu ilkel yapılar da SCENE’nin atasıdır.
Erken dönem tiyatroları şehrin kenarındaki bir yamaca yaslanır. İzleyici sıraları (CAVEA’lar) bu yamacın doğal eğiminden yaralanarak, bu tepenin yamacına yapılır. Önceleri oyuncuların üzerinde oynadıkları dairesel alanın yani orkestranın arkasında sadece oyuncu kulübeleri ya da çadırları yer alırdı. Yani izleyiciler oyunu izlerken, geri planda agoranın kalabalığını varsa limanı ya da diğer binaları görürlerdi. Bu da doğal olarak, izleyicilerin ve oyuncuların konsantrasyonuna etki eder. Oyun izlerken, geri planda devrilen bir yük arabası, ya da müşterisiyle kavga eden bir esnaf oyunun kesilmesine neden olabilir, izleyicilerin dikkati dağılır, oyuncuların tadını bozardı.
Fethiye antik tiyatro
Sonra oyunun oynandığı alanın arkasını kapatmayı akıl ettiler. Ahşap olan bu perde, M.Ö. 425’ten itibaren taştan yapılamaya başlandı. İşte orkestranın arkasındaki bu duvarın adı SCENE’dir. İlk zamanlarda arka sıralarda oturanlar Scene’nin üzerinden, yine de şehri görebilirlerdi. Çünkü tek katlıydı. Ancak Geç helenistik dönemde ise, Scene en arka sıradaki izleyicinin bile geri planı göremeyeceği şekilde iki kata yükseltildi. İkinci kat oyun içinde kullanılan vinçler için kullanıldı. İkinci kat birinci kattan biraz daha geride olurdu ve oyun içinde tanrılar bu ikinci katın önünden konuşurdu. Onun için ikinci katın ön tarafına konuşma yeri anlamına gelen, LOGEION dediler. Roma döneminde ise nişlerinde mitolojik heykeller bulunan, süslü püslü çok katlı muhteşem Scene’ler inşa edildi. Bu Sceneler, en yüksekte olan son sıradaki izleyicinin bile dışarıyı göremeyeceği yükseklikteydi ve tiyatro dışarıdan tümüyle yalıtılmıştı.
Aspendos Tiyatrosu
Fransız gezgin Texier' nin 1835'te çektiği bu resimde, scene bu günkünden daha iyi durumdadır
İ.Ö. 499 yılında meydana gelen bir kazada tahta sıralar çökmüştü. O zamandan sonra izleyici sıralarının yapımında ahşap yerine taş kullanılmaya başlandı. Ayrıca o zamana kadar, dairesel orkestranın önünde geriye doğru düz uzanan sıralar, oyunun daha iyi izlenebilmesi amacıyla orkestra’nın etrafını saracak şekilde dairesel olarak yapılmaya başlandı. Böylece erken dönem tiyatro mimarisinin ana öğeleri son biçimini almıştır.
Bütün Anadolu’da arkası bir yamaca yaslanmayan tek antik tiyatro Side’dedir. Side’nin tiyatrosu erken dönemde belki bir yamaca yaslanıyor olsa bile, (Caveaların altında hala var olan) o tepe, daha sonra düzlenerek yok edilmiş, tiyatro dört taraftan açık hale getirilmiş. Geç Helenistik ve Roma etkisi altındaki tiyatrolar ise dört tarafı açık, izleyici sıraları (bugünkü stadyumlarda olduğu gibi) 360 derece açıyla sıralanmış yapılardır.
Side Tiyatrosu Anadolu'da yamaca yaslanmayan tek tiyatrodur.
Bu noktada çok yaygın olarak kullandığımız yanlış bir sözcüğü düzeltmek gerekiyor. Anadolu’da gezdiğimiz tiyatrolar amfi tiyatro değildir. Antik tiyatro sözcüğü ile amfi tiyatro sözcükleri birbirine benzediği için karıştırıyoruz. Bütün Anadolu’da bulunmuş bir tek amfi tiyatro yoktur. Bunların hepsi sadece tiyatro’dur.
Roma'daki Colloseum gerçek anlamda bir amfiteatr'dır.
Amfi tiyatro dairesel bir yapıdır. Roma’daki Colloseum’u anımsarsanız , her tarafında giriş kapıları olan tam dairesel ve izleyici basamaklarının 360 derece açıyla yerleştiği bir yapıyı canlandırabilirsiniz. Oysa Anadolu’daki tiyatrolar yarıdan kesilmiş dairelerdir. Sıralar şehre bakan bir yamaca yaslanır ve Roma döneminde yapılan tüm tadilatlar da, onlara amfi tiyatro dememize yetmez. Hatta Anadolulu mimarlar geç dönemlerde bile, tiyatroyu yamaca yaslama geleneğine bağlı kalmışlardır. Örneğin Aspendos tiyatrosu geç Helenistik dönem yapısı olduğu halde büyük kısmı yamaca yaslı yapılmıştır.
Myra. Antik Tiyatro sıraları bir yamaca yaslanır
Belki de, çok daha önceden de o yamaçta tiyatro vardı. Onun yerine yenisi yapıldı, bilemiyoruz. Ancak izleyici sıraları iki seviyeli olup, birinci seviye ile ikinci seviye arasında bütün tiyatro boyunca yer alan kemer damlı bir koridor (DİAZOMA), temsil aralarında protokol ve vip misafirlerin serinlemesi ve yemek yiyip, içkilerini içmesi ve temsil sonunda tiyatronun daha hızlı tahliyesi amacıyla yapılmış.
Aspendos Diazoması
Erken Helenistik dönem tiyatrosunda orkestra yarım daire değil tam daire şeklindedir. Yani yarıdan kesik olmayan, dairesel ya da elips şeklinde bir orkestra görürseniz, bilin ki bu tiyatro Anadolu’nun kadim zamanlarından kalmadır. Yine de, bu orkestralar daha sonra yapılan tadilatlarda yarım daire ya da yarım elipse dönüştürüldüğü için yarım daire sahnesi olan tiyatrolar mutlaka geç Helenistik dönemde yapılmış demek değildir.
Tiyatronun Elemanları
Bu arada erken Helenistik, geç Helenistik ve Roma dönemi olmak üzere üç dönemin sık sık adı geçiyor. Klasik dönem M.Ö. 8 yy’lardan başlar. M.Ö. 334-200 yılları arası dönem, erken Helenistik dönem sayılabilir. M.Ö. 200 yılından M.S. 30 yıllarına kadar da geç Helenistik dönem olarak anılır. Daha sonra Roma etkisi görülür ve Roma dönemi olarak anılır. Romalılar kökenlerindeki olan Etrüsk sanatından esinlenerek, Helenistik mimariyi geliştirmiş, bu dönemde Amfi tiyatrolar, bazilikalar, hipodromlar, hamamlar sosyal hayatı geliştirmişler. Kubbe tekniklerinin geliştirilmesi ile çok geniş mekânların üstü örtülebilmiş. Yazının içinde geçen Colloseum (50 000 kişilik bir amfiteatr’ dır) M.S. 80 yılında yapılmış.
Daha sonra Roma İmparatorluğundaki siyasal karışıklıklar Bizans’ın doğuşuna yol açmış, Roma sanatının üzerine Bizans sanatı gelişmiştir.
Biz yeniden tiyatromuza dönelim;Önceleri orkestranın seviyesi ilk sıra ile aynı kodda idi. Roma döneminde, 6. yüzyılda, oyuncular için daha yüksekçe bir sahne yapıldı. Bu sahne, orkestrada bulunan koro ile konuşan oyuncuların iletişimi rahatça sağlayabileceği yükseklikte yer alıyordu. Roma döneminde insanların hayvanlara atılması ya da gladyatör dövüşleri nedeniyle, hayvanların izleyicilere zarar vermemesi için sahneler derinleştirildi ve ilk sıralara koruyucu bariyer duvarları yapıldı. Bazı tiyatrolarda ise Roma dönemi yöneticileri için daha cafcaflı, arkalıklı taş koltuklar yerleştirildi.
Pamukkale (Hieropolis) Tiyatrosu
Erken dönem Anadolu tiyatrosunun seyirci giriş ve çıkışları tipiktir. Bu Scene’ye göre diagonal (verev) olarak yer alır. Daha sonraki dönemlerde girişler, Scene’ye paralel olarak konumlandırılmıştır.
Geç dönem tiyatrolarında ise girişler sceneye dik olarak bağlanır.
Diagonal (Verev) girişler Perge tiyatrosunda görülebilir.
Antik Perge tiyatrosu 2 yy.’ da yapılmasına rağmen, erken dönem tiyatrosunun özelliği olan diagonal girişlerle yapılmıştır. 43 adet cavea (artık oturma sıraları anlamına geldiğini biliyorsunuz) ortadan bir diazoma(bu teriminde tiyatro cavealarını ikiye bölen dairesel bir koridor anlamına geldiğini biliyorsunuz) ile ayrılır. Scene’de ise şarap tanrısı Baküs’ün yaşamını betimleyen oldukça iyi korunmuş durumdaki muhteşem mermer rölyefler yer alır. Scene yükseltilmiştir ve iki katlıdır. Roma döneminde arena olarak kullanıldığını gösteren belirti ise ilk cavea ile scene arasına yapılan korkuluklar.
Helen Uygarlığının Kökeni Anadoludur.Erken Helenistik mimari ile Anadolu’nun öz mimarisini kast ediyorum. Çünkü Yunanistan yarımadasına uygarlık Anadolu’dan gitmiştir. Erken Helenistik dönem, deniz kökenli Girit Minoen kültür kökenli olarak önce Anadolu’ya yayılmış daha sonra Anadolu’dan Yunanistan’a göç ile, Yunanistan’da gelişmiş ve orada doruğuna ulaşmıştır.
Örneğin semer dam ve kilit taşı öz Anadolu mimarisi icadıdır. Devrim niteliğindeki bu mimari icat, devasa yapıların yapılabilmesinin yolunu açmıştır. Daha sonra Romalılar kubbeyi Helenlerden alıp, çok daha ileri mertebelere taşıdılar ve geliştirdiler.
Tonlarla ifade edilebilen dikey ve yanal yükleri, ortadaki tek bir taş yada taş sırası karşılar. Böylece bir gram bağlayıcı harç elemanı olmadan, çok büyük yükleri bir tek taşa, binlerce yıl boyunca yıkılmayacak sağlam olarak taşıtmış oldular böylece.
Helenistik mimarinin belirleyici özelliklerinden biri de, yapılarda yatay elemanları ve yatay simetriyi daha çok kullanılması olarak sayılabilir. Buna karşılık Roma dikey elemanları kullanmış ve genelliklede Helenistik mimarinin yatay elemanları ile dikey elemanları harmanlamıştır. Bunu en çok kirişlerden daha doğrusu sütunlar üzerine atılan yatay ana kirişlerde (ARŞİTRAV) gözlemleyebilirsiniz. Helenistik mimari özelliği olarak yatay süslemeler bulunan arşitravlar, Roma döneminde yatay elemanların arasına sıralanmış dikey dişlerle zenginleştirilmiştir.
Arşitrav parçası. Yatay ögelerle harmanlanmış Roma usulü dikey dişler.
Yazan: Serdar Hakyemezoğlu
Kaynaklar: 1. Ekrem Akurgal – Anadolu Uygarlıkları
2. Cevat Şakir Kabaağaçlı – Anadolu’nun sesi (1971)
3. Cevat Şakir Kabaağaçlı – 6. Kıta Akdeniz (1982)
4. Azra Erhat – Karya’dan Pamfilya’ya Mavi Yolculuk