Annenin sardığı yaprak dolmasının tadını hatırlıyor musun? Ya babanın soğuk kış günlerinde her birini küçük çakı bıçağıyla, özenle çizerek sobanın üzerinde kızarttığı kestaneleri, tek tek elleriyle soyup size yedirdiğini? O zaman, siz daha çok yiyebilesiniz diye, annenle babanın o kestanelerden ne kadar az yediğini hiç fark etmemiştin değil mi?
Sen ilk adımını attığın zamanı bilmezsin. Annenin gözlerinden iki damla yaş dökülürken, babanın ardı ardına sıraladığın minik adımların sonuncusunda, tam yere düşmek üzereyken seni yakalayıp, sevgiyle göğsüne bastırmasını. İlkokula başlarken siyah önlüğünü giydirip, bembeyaz yakalığını kolalayarak seni okula götürmelerini hiç hatırlamazsın. O gün seni ilk öğretmenine emanet edip, okulun kapısından kaygı dolu bakışlarla içeri gönderdiler. Sonra, ikisinden biri bir tek söz etse, ikisi de sokak ortasında ağlayacakları için, hiç konuşmadan ve bir kanadı kırık kuşlar gibi birbirlerine yaslanarak eve döndüler.
Annenin birinci sınıf boyunca, okul kapısından çıkar çıkmaz, kapıda bekleşen bir sürü annenin arasında, her zaman taktığı çiçekli eşarbıyla, öbür çocukların arasından seni görebilmek için ayaklarının üstünde yükselen görünüşünü hatırladın mı? O zaman annenin, neden hep aynı eşarbı taktığı hiç aklına gelmedi. Ya da babanın üzerinde, büyüdüğün bütün o yıllar boyunca, giydiği o bir tek, gri kırçıllı paltosundan başka bir palto gördün mü? Şimdi ne zaman baban gözünün önüne gelse, üzerinde o kırçıllı paltosu. Yoktu ki başka paltosu; ama sen bunu bilmiyordun.
Kavga etmiştin. Daha doğrusu küçücük bedeninle, seni dövmek üzere yolunu bekleyen, üst sınıftan iri yarı birkaç çocuğa karşı umutsuzca direnmiştin. Dizlerine kadar yediğin tekmelerin morlukları, o küçük bacaklarında sıra sıraydı. Sen bunu, küçük aklınla gurur meselesi yapıp onlara söylemedin. Ama ancak banyo gününe kadar saklayabildin çürüklerini. Annenin, banyoya sokmak için seni soyduğunda, bacaklarındaki o morlukları görünce yüzünün aldığı halin fotoğrafı, beyninin gizli bir köşesinde duruyor mudur?
O iki insanın, üç çocuğu da aynı anda okuturken neler yaşadığını biliyor musun? Bilmiyorsun, çünkü size hiç belli etmediler. Annen pazara neden hep hava kararırken giderdi, farkında mıydın? Ah, çocuğum, hiçbir şeyden haberin yoktu ki! Dünya senin için bir oyun bahçesiydi. Senin için yaratılmıştı dünyanın bütün topaçları, Teksas’lar, Tommiks’ler. Karaoğlan Fatih’in değil, senin fedaindi; ya da sen, -Atıl Kurt, diyerek, yalın kılıç elli kişinin arasında dalan Tarkan’dın. Bütün yazların neşesi senindi. İki de bir taşlara vurup ucunun derisini yüzdürdüğün için babanı kara kara düşündüren ayakkabılar, annenin onların yüzünden dikiş iğnesini elinden bırakmadığı, onunla bununla çekişirken yırtılan kazaklar, pastanede gönlünün düştüğü kızla yediğin sütlaç, yazlık sinemalar, çamurlu top sahaları, terleyince yüzüne çarptığın sular, hepsi senin içindi. Annenin Pazar dağılırken utana sıkıla, satıcıların elinde kalan sebzeleri, meyveleri üç kuruş aşağı almak için yaptığı pazarlıklardan sonra, özenerek pişirdiği yemeği;-Ben bunu yemem, diye masanın ortasına doğru ittiğin zaman, nasıl üzüldüğünü nereden bilecektin?
Yıllar geçti. Yıllar geçerken sen büyüdün, onlar yaşlandı. Sen bir yola çıkıyordun, ama onlar dönüş oluna girmişlerdi bile. Sonradan babana yeni palto, annene renkli renkli ipek eşarplar aldın. Sen ne yaparsan yapmış ol; onlar seni hep bağırlarına bastılar. Hep aynı sevecen gözlerle baktılar gözlerinin içine. Sen de büyüdükçe, bütün dünyanın senin için yaratılmadığını anladın bu arada. Ama, dünya bunu öğretirken, seni de hırpaladı biraz.
Ama her zaman bildin ki, sevgilerini sana her zaman koşulsuz sunan, her düştüğünde elinden tutup kaldıran, her ağladığında seni göğüslerine bastıran, sadece o iki kişiydi.
Sen baba olmadan önce yitirdin ikisini de. Ah anam dedin, ah babam dedin. İçini kavuran acı dayanılmaz oldu. Yüreğini matkapla oydular. Yanağını mezar taşlarına dayadın, belki annenin sıcak yanağına değeceğini sanarak; kürek kürek toprakla yapılan o küçük tümseğe, babana sarılırmış gibi kapandın. Ama yine de anlamadın sen onları. Ah, çocuğum, ne yazık, yine de hiç anlamadın.
Sonra bir gün, sen de baba oldun. O minik eller avucunun içinde kaybolunca, yüreğinin derinliklerinde yavruna karşı aynı merhameti duydun . Kaderinin, bundan böyle onun kaderi ile birleştiğini, tam o anda anladın. Aynı heyecanla çarptı kalbin, ilk ateşlendiğinde. Battaniyelere sarıp, bütün trafik kurallarını hiçe sayıp, hastaneye koşturdun. Aynı onların kokladığı gibi kokladın o küçük bedeninin sütlü kokularını. Boş vermişliğinden, savrukluğundan, elinde para tutamazlık huyundan aynı şekilde sıyrıldın, başını önüne alıp düşününce. Kenara onun için, paralar koymaya çalıştın. Sen büyürken anaokulu yoktu. Sen, onun okul heyecanına, zamanında senin okula gittiğin yaşlardan, daha erken yaşlarında ortak oldun. Onu, arkadaşlarının arasından kaygılı gözlerle size bakar halde bıraktıktan sonra, sen de karına yaslanarak yürüdün, dönüş yolunu. Yirmi Üç Nisan’da kırmızı papyon kravatıyla şiirini okurken, zamanında babanın gözünden akan yaşla, şimdi senin gözünden akan yaş aynı pınardan geliyordu.
Ahhh, çocuk! Sonunda anladın. Nihayet sonunda anlayabildin.
Serdar Hakyemezoğlu
15 Ocak 2011