Yüreğinde Engel Olmayanların Tek Adresi

LÜTFEN GİRİŞ TIKLA VEYA ÜYE OLMAK İSTİYORUM TIKLA.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz
Gelişmiş Arama  
  • CEVAP YAZ
  • YENİ KONU
  • HABER VER
  • OKUNMADI SAY
  • GÖNDER
  • YAZDIR
  • YENİ ANKET

Gönderen Konu: Sol Ayağım  (Okunma sayısı 6032 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

HAYAT1907

  • Formkolik Dost
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 335
  • Konu Sayısı: 64
  • BURDA 30 SORU SORDUM EVT DEMEZSEN KÜSERİM
Sol Ayağım
« : 01 Şubat 2009, 18:45:29 »


Christy Brown, 1932’de doğdu. Dublin’li bir duvarcının 23 çocuğundan biriydi. Beyin felci kurbanı olduğu için konuşmasını ve hareketlerini kontrol edemiyordu; sol ayağı hariç. Bu, onun resim yapmasını ve otobiyografisini yazmasını sağladı. Daha sonra, çok başarılı olan GÜNLERİN İÇİNDEN isimli otobiyografik romanını yazdı. Romanları, PARLAK MESLEK, YAZ ÜZERİNDE GÖLGE ve VAHŞİ ZAMBAKLAR olup, şiirlerini de TOPLU ŞİİRLER’de derlemiştir. Christy Brown, 1981’de öldü.
Christy Brown, beyin felçli doğdu. Fakat bu aciz, dili dışarı sarkan bebek, İrlanda edebiyatının devleri arasında yer alacak bir yazarın parlak hayal gücünü ve duyarlı aklını gizliyordu.
Bu, Christy Brown’ın kendi hikayesidir. Okumayı, yazmayı, resim yapmayı ve nihayet sol ayağının parmağı ile daktilo yazmayı öğrenmek için çocukluğunda verdiği mücadeleyi anlatıyor.
Eserden Alıntılar:
(Anneler! Bu bölümü bilhassa okuyun. “Anne sevgisi ve sezgisi” bu olsa gerek...)
.......
Bende bir acayiplik olduğunu ilk annem fark etmiş. O zaman dört aylıkmışım. Beni beslemeye çalıştığı zaman kafamın arkaya düştüğünü görmüş. Boynumun arkasına elini koyup, kafamı sabit tutarak bunu düzeltmeye çalışmış. Fakat elini çektiği anda tekrar arkaya düşüyormuş. Bu ilk uyarı işaretiymiş. Ben büyüdükçe diğer eksikliklerin de farkına varmış. Ellerimin neredeyse sürekli olarak
Sımsıkı kapalı olduğunu ve arkaya doğru büküldüğünü görmüş. Çenem o küçük yaşta bile sımsıkı kapalı olduğundan ve biberonun ağzını kavrayamadığından, ağzımı açmak onun için imkansız oluyormuş. Veya aniden yumuşayıp gevşeyerek bütün ağzım bir tarafa kayıyormuş. Altı aylıkken etrafımda bir yastık dağı olmadan oturamıyormuşum ve on iki aylıkken de bu böyle olmuş.
Bundan çok endişelenen annem korkularını babama açmış ve daha fazla gecikmeden tıbbi yardıma başvurmaya karar vermişler. Beni hastanelere ve kliniklere taşımaya başladıklarında bir yaşımı geçmişim. Bende bir gariplik olduğundan emin olmuşlar; anlayamadıkları ve isimlendiremedikleri çok gerçek ve rahatsız eden bir gariplik.
Beni gören ve muayene eden her doktor, beni çok ilginç ama ümitsiz bir vak’a olarak değerlendirmiş. Bir çoğu, nazik biçimde anneme beyinsel olarak özürlü olduğumu ve öyle kalacağımı söylemiş. Beş sağlıklı çocuk büyüten genç bir anneye bu çok ağır bir darbe olmuş. Doktorlar kendilerinden o kadar eminmişler ki, annemin bana olan inancı onlara küstahlık gibi gelmiş. Benim için hiçbir şey yapılamayacağını söylemişler anneme.
Tedavi edilemez, kurtarılamaz va hatta umutsuz olduğum gerçeğini; daha sonra kaçınılmaz olan bu gerçeği kabul etmeyi reddetmiş annem. Doktorların söylediği gibi bir embesil olduğuma inanmamış; inanamamış. Vücudumun özürlü olmasına rağmen zekamın normal olduğuna dair inancını destekleyecek en ufak bir kanıt yokmuş. Bütün doktorların ve uzmanların söylediklerine rağmen ikna olmamış. Bunun nedenini bildiğine inanmıyorum; hiçbir şüphe hissetmeden biliyordu işte.
Doktorların, benden ümidi kesmesini söylemekten başka hiçbir şey yapmadıklarını görünce; yani benim bir insan olduğumu unutarak beslenip, yıkanıp bir kenara kaldırılacak bir şey olarak algılanmam gerektiği vurgulanınca, annem olayların kontrolünü ele almaya karar vermiş. Ben, onun çocuğuydum; yani ailenin bir parçası. Her ne kadar aptal ve aciz olarak büyüsem de, bana diğerlerine davrandığı gibi davranmaya, misafir geldiğinde arka odada kalan ve adı geçmeyen “acayip bir şey” olarak değerlendirmemeye karar vermiş.
Geleceğimle ilgili olarak çok önemli bir karardı bu. Annemin her zaman yanımda olarak, yapacağım bütün savaşlarda bana destek olacağı ve yenildiğimde bana güç vereceği anlamına geliyordu. Fakat yakın akrabalar ve arkadaşlar diğer kararı verdiğinden bu, onun için kolay olmuyordu. Bana kibar ve sempatik yaklaşılabileceğini fakat ciddiye alınmamam gerektiğini düşünüyorlardı. Bu, bir hata oludu. Ona; “Kendi iyiliğin için bu çocuğu diğerlerini gördüğün gibi görme, sonunda senin kalbin kırılır” diyorlardı. Allah’tan ki, annem ve babam onlara karşı koydular. Öte yandan, annem sadece geri zekalı olmadığımı söylemekten mutlu değildi, bunu ispatlamaya girişti. Herhangi bir görev düşüncesiyle değil, sevgiyle. Böylesine başarılı olması bundandır...
(Vee... “Sol ayağın keşfedilişi”. Bu satırlar, bir insanın ayağını kullanarak neler yapabileceğinin göstergesi olsa gerek...)
İçeride bütün aile, küçük odayı tatlı bir alevle aydınlatan ve duvarla halıda kıpırdanan gölgeler oluşturan büyük mutfak ateşinin etrafında toplanmıştı. Bir köşede Mona ve Paddy, önlerinde yırtık pırtık okul kitaplarıyla oturuyorlardı. Parlak sarı bir tebeşirle bir tahtaya yazıyorlardı. Beni öylesine çeken şey bir tebeşirdi... Kardeşimin yaptığı şeyi yapmak için aniden çok büyük bir istek duydum. Derken –ne yaptığımı düşünmeden veya tam olarak bilmeden- uzandım ve tebeşiri kız kardeşimin elinden sol ayağımla aldım... Bunu yaparken neden sol ayağımı kullandığımı bilmiyorum... Tebeşiri ayak parmaklarımla sıkıca tuttum ve bir dürtüyle hareket ederek tahtanın üzerinde vahşi denebilecek bir karalama yaptım... Başımı kaldırdığımda herkesin konuşmayı bırakmış, sessizce bana bakmakta olduğunu gördüm. Kimse kıpırdamadı. Mona, açık bir ağız ve kocaman gözlerle bana bakıyordu. Yanan ocağın karşısında yüzü alevlerle aydınlanmış olan babam oturuyordu; öne doğru eğilmiş, elleri dizlerinin üstünde, gergin omuzlarla. Alnımdan aşağıya inen teri hissettim.
Annem, elinde kaynayan çaydanlıkla kilerden geldi... Bakışları, yüzümden parmaklarımın arasında sdıkışmış tebeşirle duran ayaklarıma indi; elinden çaydanlığı bıraktı. Daha önceden de defalarca yaptığı gibi, bana doğru yürüdü ve yanımda dizlerinin üzerine çöktü. “Sana bununla ne yapılacağını öğreteceğim Chris” dedi; çok yavaş, garip ve şaşkın bir tavırla. Yüzü, sanki bir çeşit heyecanla kızarmıştı.
Mona’dan bir başka tebeşir parçası, önce duraksadı, daha sonra ise çok net bir biçimde önümde yere “A” harfini çizdi. Yüzüme sabit bakarak “Kopya et” dedi, “Kopya et Christy”. Yapamadım... Tekrar denedim. Bacağımı uzattım ve eğri bir çizgiden başka hiçbir şeyle sonuçlanmayan vahşi bir hamle yaptım. Kulağıma “Tekrar dene Chris” diye fısıldadı annem, “Tekrar...” Yaptım. Üçüncü kere vücudumu kastım ve sol ayağımı uzattım. Harfin bir tarafını çizdim. Diğer yarısını da çizdim. Derken, tebeşir kırıldı ve kalan parçasıyla kalakaldım. Onu fırlatıp vazgeçmek istedim. O anda annemin elini omzumda hissettim ve bir kere daha denedim. Ayağım öne fırladı. Titredim; bütün kaslarımı gerdim ve terledim... En sonunda yazdım. “A”harfi. Önümde, yerde duruyordu. Titrek, belirsiz orta çizgisiyle. Fakat o, “A” harfiydi. Kafamı kaldırdım ve gözyaşları yanaklarına düşmüş annemin yüzünü gördüm. O anda, babam eğildi ve beni omzuna aldı.
Başarmıştım. Zihnime kendisini ifade etme şansını verecek şey başlamıştı. Doğru, dudaklarımla konuşamıyordum fakat şimdi kelimelerden daha kalıcı bir şeyle konuşuyordum- yazılı kelimeler.
Ayağımla “A” harfini çizmeyi öğrendikten sonra annem, bütün alfabeyi aynı yolla öğretmeye girişti. Kendisine böyle mucizevi bir şekilde sunulan bu fırsatı kullanmaya ve konuşma diliyle olmasa da yazı diliyle diğer insanlarla iletişim kurmama yardımcı olmaya kararlıydı.
Hala düzgün konuşamıyordum fakat şimdi ailemin az çok anladığı bir çeşit homurtu diline sahiptim. Ne zaman zora düşsem ve ne demek istediğimi anlayamasalar, yeri işaret ederek kelimeleri sol ayağımla yazardım...Ayakkabı veya başka bir şey yoktu ayağımda. Ne zaman ayağıma bir şeyler giydirilse, aynı hızla çıkarıyordum. Annem, çorap veya ayakkabı giydirdiğinde, normal bir insanın elleri arkasında bağlandığında hissettiği şeyleri hissediyordum.
Zaman geçtikçe sol ayağıma giderek daha çok bağlanıyordum. İletişim kurma ve kendimi aileme anlatmam açısından en önemli aracımdı. Yavaş yavaş benim için hayati bir şey oldu. Onunla, kendim ve evdeki diğer insanlar arasında dikilen engelleri aşmayı öğrendim.içinde bulunduğum hapisin kapısını açan tek anahtardı....
( “Anne azmi ve çabası” devam ediyor. “Bir küçük adım” tüm yorgunluğu alıp götürüyor sanki dağların ardına...)
Annem, beni diğerleri gibi okula göndermesinin imkansız olduğunu biliyor, bana nasıl yardımcı olacağı konusunda endişeleniyordu. Çünkü zihinsel durumumun normal olduğundan emin olmasına rağmen, cahil olarak büyüyerek, fiziksel dezavantajıma bir de zihinsel dezavantajın ekleneceğinden korkuyordu... Bu, sakat bir çocuğun bir de eğitilmemiş olması şeklinde bir utanç değildi. Büyüdüğümde bana getireceği şeyleri düşünüyordu sadece. Her şeyden önce, beni kardeşlerimle olabildiğince eşit konuma getirmeye çalışıyor; okula gidemediğim için de eksikliklerimin sonuçlarını azaltmak için elinden geleni yapıyordu...
Annemin işi olduğunda, karşılaştığım yeni kelimeleri yazmak için kendi kendime çalışıyordum... Yeni bir kelimeyi yazabildiğimde kendimle gurur duyuyor, annemi çağırıp tekrar yazarak, ona ne kadar iyi bir araştırmacı olduğumu gösteriyordum...
Kalemi alarak, beni uzun süre meşgul eden kelimeyi yazdım. Bitirdiğimde beni onaylaması için annemin yüzüne baktım. Sayfanın kenarına yazdığım şeye sessizce baktığını gördüm. O kadar uzun bir süre sessiz ve düşünceli kaldı ki, huzursuz oldum ve ayağımla onu dürttüm. Bana döndü ve elini başıma koyarak gülümsedi. Yazmayı öğrendiğim kelime şuydu: A-N-N-E.
(Anne ve Babalar Dikkat! Çocukluktan ergenliğe geçiş dönemi bir engelli için de zor ve sıkıntılı bir dönem olması sebebiyle hayatın dönüm noktalarından biridir. Bu geçiş sürecinde Chris’in de iç dünyasında çalkantılar oluşmakta ve bu, hayatında fırtınaların esmesine sebep olmaktadır. İşte, bu yaşananlardan kesitler... )
(Eserin önceki sayfalarında Chris’in, kardeşleri ve mahalle çocuklarıyla arkadaşlığından ve bu arkadaşlığın yaşanmasını, onun dışarıda gezinmesini kolaylaştıran “eski, eğri saplı, yamuk tekerlekli araba” sından söz edilmektedir. Ancak bir gün bu araba kırılmış ve Chris de çocukluktan ergenliğe (gençliğe) doğru uzanan o yılları yaşamaya başlamıştı)
Yaşadığım dünyanın desteği gitmiş gibiydi. Hayat, acı vermeye başlamıştı. Her şey, gördüğümden ve hissettiğimden daha farklıydı. Artık nadiren mutlu olabiliyordum. Mutfak camının önüne oturup, dışarıda yolda futbol maçı yapan kardeşlerimi ve arkadaşlarımı seyrediyordum.
Şimdi, tam on yaşında; yürüyemeyen, konuşamayan, kendi başına yemek yiyemeyen veya giyinemeyen bir çocuktum. Acizdim ama ne kadar aciz olduğumu şimdi anlamaya başlamıştım. Kendim hakkında hala hiçbir şey bilmiyordum.; diğerlerinden “farklı” olduğum dışında hiçbir şey. Beni farklı yapan şeyin ne olduğunu ve nedenini anlayamıyordum. Bildiğim tek şey; konuşamadığım, futbol oynayamadığım, ağaca çıkamadığım veya başkalarının yaptığı gibi kendi başıma bir şey bile yiyemediğimdi... Sadece hissediyordum, içimde, derinlerde bir yerlerde hissediyordum; sanki ince, keskin bir iğne çocuk aklımın bütün hayallerini ve güzelliklerini oyuyor, parçalara ayırıyor, sakat olduğum gerçeğini örtemeyecek kadar çıplaklaştırıp, güçsüz kılıyordu.
...Kendi ellerime baktım. Bükülmüş, yamuk parmaklı, eğri, garip ellerdi; hiçbir zaman sabit durmayan, sürekli kıpırdayıp titreyen, insan elinden çok kıvrılmış iki yılana benzer eller. O ellerin görüntüsünden, aynada gördüğüm o sallanan kafadan ve bir kenarı sarkmış ağızdan nefret etmeye, böylece aynadan da nefret etmeye ve korkmaya başladım. Bana çok şey söylüyordu. Kendimi diğer insanların gördüğü gibi görmemi sağlıyordu....
...Yabancı biri yanımdan geçtiğinde yüzümü saklıyor fakat önce yüzüme, sonra ellerime bakıp beraber yürüdükleri kişiye dönüp kafalarını sallayarak, gözden kaybolana kadar dönüp bakmaları gözümden kaçmıyordu. Sokaktaki insanların bakışları beni delip geçiyordu... Etrafımda oynayan kardeşlerime ve arkadaşlarıma artık sadece bakıyor, homurtu dilimi kullanmıyordum. Oyunlarından hiç zevk almıyordum. O günden sonra yılda bir veya iki kere dışında evden hiç dışarı çıkmadım.
(Umudun tükendiğini zannettiğimiz koyu, karanlık bir “gece”de bazen yepyeni bir ışık beliriverir... Anne ve babalar! Belki de sizin yapacağınız ya da söyleyeceğiniz tek bir şey, çocuğunuz için yeni bir umut, bir dönüm noktası olacaktır; ne dersiniz?...)
Annem, bendeki değişikliği fark etti. Bunun nedenini bildiğine inanıyorum ama hiçbir şey söylemedi. Beni, evdeki herkesten çok daha iyi anlıyordu. Onu kandıramazdım çünkü mutlu veya mutsuz olduğumu her zaman garip bir biçimde anlardı; sanki hissettiklerimin yarısını hissedebiliyormuş gibi... Yalnız olduğumu ve bu yalnızlığa terk edilmemin vereceği zararı bildiği için beni oyalamaya çalışıyordu.. böylece, sol ayağımdan kurşun kalemle gazetelerden ucuz kağıtlara hikayeler yazdırmak gibi hobiler icat etti. Doğru yazıp yazmadığımı kontrol etmek için de yazdıklarımı okurdu...
Günlerimin daha güzel geçmesini sağlamasına rağmen yüreğimde köklenen o korkunç, tatminsiz duyguyu alıp götüremiyordu... Çok geçmeden başka insanların yazdıklarını kopya etmekten sıkıldım ve kendimi ifade etmek için başka bir yol aradım. Kendimi fazlasıyla dolu hissediyordum.
... Bir gün, Paddy’nin harika renkli boyalarını ve uzun, ince, kabarık tüylü fırçasını gördüğüm anda onlara aşık olmuştum. Aynı gün oturdum ve Paddy’nin eski bir ayakkabı kutusundan yırttığı kartonun üzerine boyaları kullanarak bir şeyler yapmaya çalıştığını izledim... Derken, fırçasını atarak homurdandı. Önüme çıkan fırsatı gördüm. Ayağımla kurşun askerlerimi ona doğru ittim ve onlarla boyaları değiş tokuş edip etmeyeceğini sordum. Paddy, “Oldu bil” diye bağırdı...
Zaman geçtikçe kendimi küçük boya kutuma daha çok adamıştım... Bir süre sonra annem bana daha çok boya, fırça, bir- iki çizim kitabı ve kalem almayı başardı... Değişiyordum. O zaman bunun farkında değildim ama beni mutsuz eden bazı şeyleri unutmak ve tekrar mutlu olmak için yeni bir yol bulmuştum...
...Soğuk bir Aralık gecesi kanepenin üzerinde kıvrılmış otururken ön kapı çalındı... Misafirimizin 18 yaşlarında genç bir kız olduğunu gördüm. İnce, uzun ve sevimliydi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı...Rotunda Hastanesinde yardım dağıtan bir memurun yanında çalıştığını, annemle tanıştığını, benden ve sol ayağımla nasıl resim yaptığımı konuştuklarını ve benimle tanışmak istediğini öğrendim...
(Chris, ziyaretine gelen genç kız Katriona Delahunt’un ve annesinin de destekleriyle daha sonra çocuklar arasında düzenlenen bir resim yarışmasına katılır ve birinci olur.)
Derken, bir gün aklıma bir fikir geldi. Mektup yazmayı hep çok sevmiştim: özellikle de Katriona Delahunt’a... Fakat şimdi sadece mektup değil, hikaye gibi daha iddialı bir şeyler yazmayı denemeye karar verdim. Bu fikir, bütün zihnimi ele geçirene kadar büyüdü.
Küçük yaştan beri müziğe bayılıyordum. Çocukken uzun süre radyonun başında oturur, ilgimi çeken müziği dinlerdim. Yavaşça ayrım yapmayı öğrendim ve ailenin diğer üyelerinin nefret ettiği; adının daha sonra “klasik müzik” olduğunu öğrendiğim türde karar kıldım....
(Christy, daha sonra tanışacağı Dr.Collis’ten kendi otobiyografisini yazması hususunda çok destek görür ve onun fikirlerinden de yararlanır. Çünkü Dr.Collis, aynı zamanda yazar Robert Collis’di...
Christy Brown, bir çok denemenin sonunda nihayet kendi hayatını yazdığı kitabını tamamlar. Aşağıdaki alıntı, “Sol Ayağım” kitabının son bölümünde yer almaktadır.)
Kendimi diğerleriyle beraber şarkı söylerken buldum. O kadar çok güldüm ki, her şeyi unuttum...
O anda, İrlanda- Amerikan Derneği Başkanı, Dr.Colllis’in seyircilere Beyin Felci Kurumu adına bir
konuşma yapacağını duyurdu... Cebindeki yazımı çıkarttı ve önündeki kürsüye koydu. “Konuşma yapmayacağım, hatta hiçbir şey söylemeyeceğim. Beyin felciyle sakat kalmış bir insanın duygularını öğrenmeniz için bir şey okuyacağım” dedi ve eliyle beni işaret ederek “Burada, Christy Brown’ın yaşam öyküsünün ilk bölümü var; sol ayağıyla yazdığı yaşam öyküsünün...” diye noktaladı.
Sonra okumaya başladı. İlk birkaç dakika boyunca dinleyicilerden hala gürültü geliyordu... Doktor, okumaya devam ettikçe kıpırtılar ve gürültüler kesildi; tam bir sessizlik ve hareketsizlik hakim oldu salona...
...Dinledim. Bu doğru muydu? Yanımda annem ve babamla kalabalık seyirci kitlesinin önünde kendi çocukluğumun anlatısını mı dinliyordu? Bütün bunları gerçekten ben mi yazmıştım? Bütün bunlar benim kafamda mı oluşmuştu? Rüya görüyor gibiydim...
Birden, konuşmasını kestiğini fark ettim. Koca salonda çıt çıkmıyordu. Ön sıralarda birinin ağladığını gördüm. Yanımda dik oturan, gözleri parlayan anneme baktım. Babama baktığımda, şapkasını elinde çevirdiğini ve bana yeni bir ifadeyle baktığını gördüm. Hala ses çıkmıyordu. O sırada Dr.Collis, sahnede yürüdü, elini omzuma attı ve ayağa kalkmama yardım etti. Birden bir alkış koptu. Alkışlar devam etti ve bir dalga gibi üzerimizi örttü.
Seyircilerden biri, kocaman bir demet kırmızı gül getirdi. Doktor durdu ve güllere baktı. Annemin oturduğu yere yürüdü. Elini kaldırdığında alkış durdu. Seyircilere dönerek; “Benimle aynı fikirde olacağınızı düşünüyorum. Şu anda yapılacak tek bir şey var; gülleri Bn.Brown’a vermek. Bunlar sizin için bayan!” dedi ve eğilerek buketi anneme verdi. Alkış tekrar başladı. Salonon arkasında kardeşlerimin deliler gibi bağırarak alkışladıklarını gördüm...
Artık rahatlayabilir ve işin tadını çıkarabilirdim. Huzurlu ve mutluydum. Sol ayağımla şarkıya ritim tutarken, sandalyemde geriye yaslandım.
(Bir insanın, bu dünya üzerinde “yalnız olmadığını” hissetmesi en güzel hislerden biridir. Bu, engellilik hususunda da geçerlidir. Sevgili anne ve babalar! Çocuklarınıza bu duyguyu yaşatın ve siz de yaşayın. İşte, Christy’nin yaşadıklarından birkaç kesit daha...)
Bütün bu acı çeken insanları gördükten sonra kafamda bir ışık yandı. Dehşete düşmüştüm; dünyada bu kadar acı çeken insan olduğunu hiç düşünmemiştim. Kabuğuna çekilmiş bir salyangoz gibi, dışarıdaki kalabalık dünyanın yeni farkına varıyordum. Bu insanlar, sadece sakat değillerdi; beni şaşırtan onların rahatsızlıklarının benimkinden daha kötü olmasıydı. O ana kadar bunun mümkün olabileceğini hiç düşünmemiştim. O güne kadar bir kör olduğumu, ancak o anda diğer insanların çektiği acılarla kendiminkini karşılaştırdığımda, benimkinin bir hiç olduğunu görmeye ve bütün kalbimle hissetmeye başlamıştım.
...Ertesi gün ünlü Şifa Hamamları’na götürüldük... Sıranın bana gelmesini beklerken etrafıma bakındım. Banyoların bulunduğu basık binada neredeyse üç yüz insan olmalıydı. Yaklaşık dörtte üçü benim gibi tekerlekli sandalyedeydi. Bazıları dik oturamıyor, sürekli yatmak zorunda kalıyordu. Kimisinin hiçbir uzantısı yoktu; diğerleri ise, büyük zorluklar içinde oradan oraya koltuk değnekleriyle gidiyorlardı. Hepsini gördüm... Onların arasında kendimi çok küçük ve önemsiz hissettim...
Öte yandan sadece etrafı seyretmek bile kendi başına bir tedaviydi. O ana kadar kendi evinin duvarları dışındaki hayatı hiç görmemiş biri için biraz korkutucu olmasına rağmen insan acılarına dair bir deneyim, bir öğrenim oluyordu...
Böylesine genç, böylesine çaresiz ve korkak, böylesine diğerlerine muhtaç oldukları için onlara kolayca acıyabilirdim fakat acıyan bakışların beni bir keresinde nasıl incittiğini anımsayarak bunu yapmadım. Acımak yerine, bu çocuklara yakınlık ve sempati duydum. Bu his, benim bu çocukların garip yüzlerinin ve gergin kaşlarının arkasında yatan gerçek kişiliklerini görmeme ve hissetmeme yol açtı. İşlevsiz kaslarının ve kemiklerinin ardına hapsolmuş zihinlerini görmeme izin veren kardeşçe bir duyguydu bu...
(Bir engelli, diğer insanlardan ne bekliyor? Yaşanması muhtemel en büyük sıkıntıyı nasıl tanımlıyor? Christy Brown’ın bu sorulara cevap teşkil edebilecek satırları...)
Tıbbi tedavi yanında güven ve arkadaşlığa ihtiyacımız vardı. Bize acı veren tek şey, kaslarımız veya organlarımız değildi- bazen iç dünyalarımız, zihnimiz; ilgiye yamuk kollarımız ve bacaklarımızdan daha çok ihtiyaç duyuyordu. Eğri ağızlı ve yamuk kollu bir çocuk, eğer bunları anlamadan büyümeye terk edilirse, kendisine ve hayata karşı çok çabuk bir şekilde aynı eğrilik ve yamuklukla davranmaya başlar. Eğer normal insanlarla kendisi arasındaki “fark” zihnine yerleşirse, bu fikir onunla birlikte gençliğe ve daha sonra da yetişkinliğe dek büyüyecek, böylece hayata, vücudu kadar zarar görmüş bir zihinle bakacaktır. Hayat, onun için kendi sakatlığının, kendi ruhsal acısının bir yansıması olacaktır.



ALINTI
Kayıtlı
Okulda öğrenci tarlada çiftçiyim fabrikada işçiyim ya da sayenizde ben bir işsizim.Mr White House!

BEN bi insanı SEVME cesareti gösterdim ,sen ise bi insan olma cesaretini gösteremedin

emel42

  • Süper Aktif Dost
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bayan
  • İleti: 838
  • Konu Sayısı: 14
Ynt: Sol Ayağım
« Yanıtla #1 : 01 Şubat 2009, 22:30:43 »

çok güzel bir kitap;arkadaşların okumasını tavsiye ederim,paylaşımınız için teşekkürler
Kayıtlı
Sirat'tan İnCeDiR SEVDA köprüsü, beraber geçelim TUT eLLeRiMDEN

FATOŞ

  • Emektar Dost
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bayan
  • İleti: 5993
  • Konu Sayısı: 1692
    • Engelsizdostlar
Ynt: Sol Ayağım
« Yanıtla #2 : 01 Şubat 2009, 22:38:17 »

ben okumuştum. imkansız diye düşünen arkadaşların okumasını tavsiye ederim. çok güzel örnek bir hayat
Kayıtlı

Nurşen

  • BEŞİKTAŞ/ÇARŞI
  • Emektar Dost
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bayan
  • İleti: 7065
  • Konu Sayısı: 459
  • :)
    • Engelsizdostlar
Ynt: Sol Ayağım
« Yanıtla #3 : 02 Şubat 2009, 16:06:52 »

aynen bnde okudum ve çok etkilendim.
Kayıtlı
Geçmiş olan dünden hiç yad etme!! Yarın da gelmemişken feryad etme!! Düşünme geleceği de geçmişi de!! Şimdi şen ol da yaşamı berbad etme!!...

EZGİSURAL

  • Daim Dost
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bayan
  • İleti: 1042
  • Konu Sayısı: 33
Ynt: Sol Ayağım
« Yanıtla #4 : 11 Mart 2009, 01:50:40 »

kitabını okudum güzel bir kitap.
Kayıtlı
"HAYAT HERŞEYE RAĞMEN GÜZEL."

messi

  • Yeni Dost
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 30
  • Konu Sayısı: 7
Ynt: Sol Ayağım
« Yanıtla #5 : 15 Mart 2009, 03:23:17 »

çok  zor bir yaşam ama mücadelenin  simgesi sanki
Kayıtlı

Denizkızı

  • Süper Aktif Dost
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bayan
  • İleti: 999
  • Konu Sayısı: 32
Ynt: Sol Ayağım
« Yanıtla #6 : 15 Mart 2009, 10:02:08 »

Ben henüz okumadım, ama en kısa zamanda okumayı düşünüyorum....
Kayıtlı
  • CEVAP YAZ
  • YENİ KONU
  • HABER VER
  • OKUNMADI SAY
  • GÖNDER
  • YAZDIR
  • YENİ ANKET

GoogleTagged - Etiketler

« önceki sonraki »
 

Benzer Konularımız


Yasal uyarı
Sitemiz Bir Paylaşım Forum sitesidir. Resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir.Bu nedenle doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemize eklenen ve yasal yaptırım getirebilecek içerikler hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi dostlar@engelsizdostlar.com adresine yollayabilirsiniz.